Funda Şenol Levent Cantek
Bu çalışmada merkez-kenar karşıtlığı temel alınarak, Cumhuriyetin
inşa sürecinde merkeze (İstanbula ve Osmanlı payitahtına) karşı
kurulmuş, ancak kendisi yeni bir merkez oluşturmuş Ankara?nın,
kenarlarından biri olan Hacettepe mahallesiyle ilişkileri ele
alınmıştır.
Yüzyıl başlarında tek özelliği ortasından geçen
trenyolu ve çapı giderek küçülen sof kumaş üretimi ve ticareti olan
Ankara, romantizmin sembolü, payitahtın İstanbulu için uzak bir
şehirdi. İstanbulun işgali ile birlikte Anadolunun dört bir yanına
kan pompalayan bir kalp konumuna gelen şehir, savaş sonrası genç
Cumhuriyetin terakki çizgisinin vitrin şehri olacaktı. Saltanatı,
geçmişi ve Cumhuriyete muhalefeti temsil eden İstanbula rağmen yoktan varedilen şehrin kuzey-güney doğrultusu Alman şehir plancısı
Jansenin imar planı uyarınca gelişerek muasırlaşacaktı. Modern şehir
planlaması, kent kültüründeki içine kapalılık ve parçalanmışlığı yoketme
amacı taşır ve bir eritme potası içinde kent sakinlerini biraraya
getirmeyi hedefler. Ama birarada bulunması istenen kent sakinleri o
kenti temsil edebilecek niteliğe sahip kişilerdir. Izgara biçiminde
planlanmış kent sokaklarına özenle serpiştirilirler. Hemşehrilik
bağlantıları, akrabalık, muhaliflik potansiyeli ve bunları güçlendiren
mahallelilik kimliği modern kentliliğin mekandaki etkilerini silmeye
çalıştığı unsurlardır. Farklılıklar mümkün olduğunca geri plana itilir
ve kent bu farklılıkların karşılaşma ve çatışma mekanı olmaktan
çıkarılmaya çalışılır. Kentsel mekanın doğal düzensizliğine zorla da
olsa bir düzen getirilir. Çünkü akılcı ve verimli bir kent planlaması
bunu gerektirmektedir. Bu yöndeki tüm çabalara karşın, doğu-batı
eksenindeki eski Ankara hiç hesapta olmayan bir biçimde göç alarak
büyüyecektir. Göçle birlikte gündelik yaşam kalıpları farklı bir nüfus,
şehrin imar dışında tutulan bölgelerine egemen olarak, medeni
Ankarayı rahatsız edecektir.
Kenar şehrin en dikkate değer ve belki de en isyankar mahallesi
Hacettepedir. Diğer birçok mahallenin aksine, Ankaranın en az birkaç
kuşaklık yerlilerinden oluşan Hacettepe, futbol takımı ve
kabadayılarıyla ünlüdür. Merkez ile ilişkilerini hiçbir zaman sağlıklı
olarak kuramamış olan mahalle, 1959 yılından başlayarak 1971 yılında
tamamlanan istimlakler sonucunda, yerine Hacettepe Hastanesi?nin
kurulmasıyla tarihe karışmıştır. Ahalisi şehrin muhtelif yerlerine
(genellikle de yoksul ve orta sınıfın yaşadığı yerlere) dağılmıştır.
I
Bu çalışma, sözlü tarih yöntemiyle, Ankaranın çeşitli semtlerine
dağılmış Hacettepelilerle görüşmeler yapılarak hazırlanmıştır.
Görüşülenlerin
büyük bir kısmı erkek ve en genci kırk yaşın üzerindedir. Hacettepe
Mahallesi?nin istimlak edilmesiyle Ankara?nın çeşitli bölgelerine
taşınan bu insanlar, bugün Hamamönünde bulunan Hacettepeyi Sevenler
Dayanışma ve Yardımlaşma Derneğinin lokalinde biraraya geliyorlar.
Genellikle iskambil türü kağıt oyunları oynayarak, kimi zaman saz çalıp
türküler söyleyerek ama daha çok konuşarak vakit geçiriyorlar. Argonun
kullanımı, lakaplar, takılmalar ve göndermeler geçmişi çağrıştırıyor.
Konuşulan kişilerin çoğu, Hacettepe hakkında olumlu bir tablo çiziyor.
Mahalle hakkında anlatılanlar, geçmişe-güzel günlere duyulan özlemle
hikayeleştiriliyor. Hacettepenin paylaşmacı ve dayanışmacı komşuluk
ilişkilerinden, hayatlarında bir daha bulamadıkları ?bambaşkalığından?
bahsediyolar. Mahallenin alt kültürlere özgü yasadışılıkları genellikle
tatlı bir anı, zararsız bir eylem ya da bir savunma olarak tanımlanıp
aktarılıyor. Şiddet hikayeleri bile ustalıkla bir Hacettepe
güzellemesine dönüştürülebiliyor. Konuşmacılar, evlerinin istimlak
edilerek farklı bölgelere taşınmak zorunda bırakılmalarını kendilerine
yapılmış bir haksızlık olarak üzüntüyle anlatıyorlar. Mahallenin
benzersizliğine olan vurguları ve nesnellikten uzak tanımlamaları bu
zorunlu kopuşla doğrudan ilgili gözükmektedir. Mahallenin kısa tarihine
bakacak olursak, Hacet Tepesi, Dilek Tepesi ya da daha eskilerde Hacı
Tepesi olarak geçen Hacettepe, şehrin alışveriş merkezi sayılabilecek
çeşitlilikte dükkanın da bulunduğu bir yerdi. Ankaralıların dilek
diledikleri, adak adadıkları, namazgah olarak kullandıkları söylenen
yer, esasen bir yerleşim bölgesiydi. Semtte çok sayıda adak yeri, yatır,
mezar vardı. Semt sakinleri bunun nedeninin zamanında fakirlikten veya
hasta yatağında vasiyet edilmesinden dolayı ölülerin evlerinin bahçesine
gömülmesi, bu sıradan mezarlara da zamanla bir kutsiyet yüklenerek,
namının dilden dile dolaşması olduğunu söylüyorlar. Bugün Hacettepe
Hastanesi?nin bulunduğu yerde kurulu olan Hacettepe
Mahallesi,Sıhhiye-Cebeci yolunun kuzeyindeki ağaçlık tepenin çevresinde,
Erzurum Mahallesi, Samanpazarı ve Hamamönü semtleri arasında
konumlanıyordu. (ASETAT) Tek bir arabanın bile zor geçebileceği kadar
dar sokakları olan mahalle, çoğunluğu yüzyıl başlarında inşa edilmiş
eski Ankara evlerinden oluşuyordu. Nüfusun büyük bölümü birkaç kuşaktır
Ankarada yerleşikti. Ankaranın ilçelerinden (Kalecik, Haymana gibi) ve
diğer Orta Anadolu şehir, kasaba ve köylerinden çalışmak üzere gelip
yerleşenler varsa da sayıları oldukça sınırlıydı. Gelenler de burada bir
yakınları veya hemşehrileri olduğundan ya da ev kiraları daha ucuz
olduğundan burayı tercih ediyordu. Çünkü göçmenlik Choldinin
kavramsallaştırmasına başvuracak olursak, Giriş İskelesi işlevi gören,
özel bir yakınlık ilişkisine ihtiyaç duyuyordu. Hacettepe örneğinde, göç
edenler büyük şehre, özellikle de Cumhuriyetin ilk yıllarında yeni
rejimin gündelik hayattaki yansımalarına uyarlanabilmek ya da en azından
bunlara karşı hazırlıklı olmak için tanıdıklarının yanına sığınıyor ve
ilk zamanların maddi ve manevi sıkıntılarını böyle atlatmaya
çalışıyorlardı.
II
Mahallenin ortasında bütün sokakların açıldığı ve bir alışveriş
merkezi işlevi de gören meydan vardı. Bu meydanda iki ayrı kahvenin
dışında, kasap, tatlıcı, yoğurtçu, kalaycı, kunduracı, manav ve bakkal
dükkanları bulunuyordu. Meydanın vitrinini ve kamusal yaşantının
candamarını kahveler oluşturuyordu. Mahallelinin dilinde bu meydan kahvenin ora olarak ifadelendiriliyordu. Kahvedeki kamusal yaşantıya
tabii ki sadece erkekler katılabiliyordu. Bizim Kıraathane ile Alaaddin
Abinin kahvesi mahallenin erkekleri için hayati bir öneme sahipti.
Öncelikle haber alışverişinin yapıldığı yerlerdi. Mahallenin tüm
erkekleri bir biçimde kahveye uğrar ve kesintisiz sohbete bir yerinden
katılır veya konuşmalara kulak misafiri olurdu. Mahallenin birkaç kez
üst üste seçim kazanan muhtarı Zeynel Balaban DP propagandasını kahvede
yapardı. Sohbete katılabilen ve söylediği sözü dinletebilenler ise
genellikle mahallenin namlı kişileri, kabadayılar, ihtiyarlar olurdu.
Özellikle kabadayılar, kahvelerin ahalisi içinde merkezi bir öneme
sahiptiler. Bu kahvelerde tüketilen içki, uyuşturucu ve oynanan kumar
onların denetimindeydi. Zaten kahvelerin işletmesi de çoğu zaman bu
kabadayıların elinde olur, onların mekânı olarak anılırdı. Kendilerine
meydan okuyanlarla da yine bu mekânlarda yüzleşir, gerekirse
vuruşurlardı. Kabadayılar arasındaki kavgalar, bu kalabalığın önünde ve
özellikle aleni bir biçimde gerçekleşiyordu. Bentderesi, Rüzgarlı,
İsmetpaşadaki bar, pavyon gibi eğlence mekânlarında kabadayılar
arasında yaşanan sürtüşmeler de Hacettepe kahvehanelerine kaçınılmaz
biçimde sirayet ederdi. Gece yaşananlar, gündüz kahvenin dilinde yeniden
üretilirdi.
Kahvehaneler bir eğlence merkezi olma özelliği de
taşıyorlardı. Özel günlerde, Ramazan ayı boyunca, gölge oyunu, kavuklu
ve pişekar gösterileri düzenleniyordu. Mahallenin komiklik ve taklit
yapan insanları vardı ve bunların göndermeleri Cemmaat içi bir dilin
şifrelerini çözerek anlaşılır hale geliyordu. Gülme ve mizah, cemaat içi
ilişkileri ve yakınlaşmayı arttırıyordu. Ayrıca mahalleye elektriğin
geldiği 50li yıllarda kahvehanelerde radyonun kamusal kullanıma
açılması, haber dağılımına katkı sağladığı gibi, gündelik hayata da renk
katıyordu. Mahalle kahvelerindeki kumar partileri bir oyun olmaktan
çıkıp, bir gösteriye de dönüşebiliyordu. Mahallenin usta kumarcıları ve
onların namını duyup gelmiş, başka semtlerin kumarcıları geniş bir
seyirci kitlesinin önünde hünerlerini sergiliyorlardı. Hacettepe Futbol
Takımı?nın maçlarına gitmek için mahallenin erkekleri ve çocuklarının
toplandıkları mekân da yine kahvehanelerin önüydü. Hacettepe Futbol
Takımının zaferleri bu kahvelerin önünde toplanan kalabalık tarafından
bir karnaval havasında kutlanıyordu. Mahallenin erkek nüfusu, sokakları
dolduruyor, içiyor, küfrediyor, coşkulu naralar atıyordu. Yenilginin
hüznü de aynı şiddetle yaşanıyordu. Ama bu kez rakip takım
taraftarlarıyla çatışmaya dönüşerek.
Hacettepe'nin öne çıkan özelliklerinden biri de şehrin yeraltı dünyasına
- ya da kenar-şehire - hükmeden kabadayılarıydı. Bu kabadayıların her
biri birer efsane olarak dilden dile anlatılan olayların
kahramanıydılar. Bunların elinden çıkan bir cinayet, bir kız kaçırma,
bir yaralama olayı bir kahramanlık öyküsüne dönüştürülüveriyordu. Bunda
mahalleliye karşı bonkör ve korumacı tavırlarının da etkisi vardı.
Hatırı sayılır bir kabadayı bir gün gelip mahalleden ayrılmak zorunda
kalsa bile mahallenin üzerinden elini çekmiyordu. Örneğin zamanında
ünlü Kabadayı Mehmetin korumalarından biri olan Dündar Kılıç, Mehmetin
öldürülüşünden sonra İstanbula göç etmiş ve mahalleden otuz yılı aşkın
bir süre ayrı kalmış olmasına rağmen, ölümüne kadar muhtaç
Hacettepelilere ayni ve nakdi yardım sağlamış, iş imkânı yaratmış,
okutmuştu. Mahallenin namlı kabadayıları kendilerine mallarını,
namuslarını, hatta canlarını emanet etmek isteyenleri geri
çevirmezlerdi. Kabadayılar, dışarıdan hemen tanınabilecek biçimde
kıyafetler giyer, etraflarındaki yakın arkadaşları ve korumalarıyla
birlikte dolaşırlardı: Kabadayı Mehmet, belde kuşak, bir tarafta
tabanca, bir tarafta bıçak ve ceket omuzda hatırlanıyor. Oturacağı zaman
etrafındakilere Hurşit, tut bakalım diye ceketini tuttururmuş. Bütün
konuşmacıların önemle üzerinde durduğu, korku ve hayranlıkla karışık
biçimde anlattığı Kabadayı Mehmet, yer altı ve suç dünyasıyla
ilişkilerine karşın, içki, sigara ya da esrar kullanmayan, namus ve
adalet gibi kavramlarla kurallar koyan, oldukça karizmatik biriydi. En
yakın arkadaşı sayılan Sarı Veliyi öldürerek hapse girmesine karşın
mahalleli bunu, arabozucular, laf taşıyıcılar yüzünden yaşanmış bir
olay olarak niteliyor. Bir kez daha, kuralları koyan, istisnai saydığı
hallerde kendisine onları çiğneme hakkı tanıyor ve bu da o kuralların
sultasında yaşayanlarca sineye çekiliyor.
Şimdi biraz da konutlardan bahsedelim. Hacettepe evleri kerpiç ve ahşap
karışımı bir malzemeden yapılıyordu. Birkaç evin çevrelediği geniş
avlular vardı ve Hacettepeliler, mahalleli kadınların ve çocukların
gündelik hayatlarının büyük bölümünün geçtiği bu yere hayat
diyorlardı. Hayatta özellikle yaz aylarında çocuklar oyun oynuyor,
kadınlar nöbetleşe yaktıkları maltızda yemek pişiriyorlar, çay içip
sohbet ediyorlar, gözleme yapıyorlar, kışlık nevalelerini
hazırlıyorlardı. Kadınların varolma mekanları neredeyse sadece bu
hayatlardı. Bunun dışında yanlarında bir erkek olmadan gidebildikleri
bir yer yoktu. Ara sokakların darlığı sebebiyle evlerin cepheleri
birbirine çok yakındı, bu da komşuluk ilişkilerini hem sıkılaştırıyor,
hem de toplumsal denetimi ağırlaştırıyordu. Hacettepenin bu tipik
evlerinin yanı sıra üç katlı, konağımsı ve kaliteli malzemeden, yani
betondan yapılmış evler de vardı. Bunlar semtin zenginlerinin evleriydi.
Bu evler yola daha yakın ve avluları arkaya, bakımlı bir bahçeye
bakıyordu. Evin mahremiyetini korumak için, gündelik hayatın döndüğü,
kadın ve çocukların sık indiği bahçe ve avlu bu evlerin arka tarafında
yer alıyordu. Ama pencereleri yola bakıyordu. Yol, akan bir su gibiydi.
Nasıl ki medeniyetler su kenarına kurulursa, susuz yerlerde de yol
kenarına kuruluyordu. Böylece zamanın akışına dahil olunuyor, müdahale
ediliyor, gözleniyor, izleniyor, can sıkıntısı önleniyordu. Ama
tekrarlayalım, bu görece zenginlerin harcıydı. Futbol, kahve
alışkanlığı, içki, esrar, sigara, kumar, bahçe kültürü, süs havuzları,
kümes, tandır yemekleri, hamur işleri, ateşli-ateşsiz her tür silah,
Esenpark Gazinosundan sızan şarkılar-türküler Hacettepeli için
Bourdieunun sembolik sermaye olarak adlandırdığı şeylerdi. Ev içleri
birkaç aile birarada yaşadığından onların asgari ihtiyaçlarına yanıt
verebilecek biçimde döşeniyordu: Yer yatakları, büyükler için sedirler,
çocukları yıkamak için geniş bakır leğenler, su ısıtmak için boy boy
ibrikler, yatak-döşek koymak için geniş oyuklar ve onları örten işlemeli
patiska örtüler, duvarda aile büyüğünün resmi ve mahallelinin kavgacı
ve gözünü budaktan sakınmaz özelliğini simgeleyen bir kama veya silah.
Mahalleli, bahar ve yaz aylarında Mamak, Kayaş ya da Gazi Orman Çiftliği
gibi Ankarada nadir bulunan yeşil alanlara giderek topluca eğleniyor,
piknik yapıyordu. Ama hem Çiftlik hem de Çubuka gitmenin zaman ve para
açısından oldukça yüklü bir maliyeti vardı. Ankara için büyük bir
yenilik olan ve çok rağbet gören çiftlikteki Marmara ve Karadeniz
Havuzları delikanlılar ve erkek çocuklar için bulunmaz bir eğlence
yeriydi. Öte yandan yazları açıkhava sinemaları, kışlarıysa kapalı
sinemalar önemli eğlence olanaklarındandı. Aileler için Türk filmleri,
gençler içinse kovboy ve macera filmleri tercih edilen türler oluyordu.
Kadınlar için kadınlar matineleri düzenleniyordu. Çocuklukla
delikanlılık arasında gidip gelen erkeklerin en büyük eğlencesi ise
geceleri, ceplerine doldurdukları bir avuç leblebi eşliğinde Hacettepe
Parkının kuytu köşelerinde ya da fidanlığın içinde daha ucuz olduğu ve
su, bardak, buz vs. gibi fazla merasime gerek duymadığı için şarap
içmek, uzaktan uzağa duyulan, Esenpark Gazinosu?nda çalan müzikleri
dinleyerek demlenmekti. Şaraba alışıldıktan sonra sıra kimileri için
esrara da geliyordu. Mahalle içinde esrar satılmasa da, mahalleli esrar
satıcıları vardı. Esrar bulmak bu sebeple çok zor değildi. Rakı içmek
ise racon işiydi. Biraz daha paralı olmayı, mezeyle, demlenerek, yavaş
içmeyi gerektiriyordu. Bentderesi, İsmetpaşa ya da Samanpazarı-Hamamönü
çevresindeki lokantalar ve içkili yerlerde çoğunlukla rakı
tüketiliyordu. Mahallenin delikanlıları için buralarda içmek, oradan
pavyonlara geçerek devam etmek büyümenin ben buradayım
demenin-kişiliğin göstergesiydi.
Mahallede kadın-erkek ilişkileri oldukça sorunluydu. Dışarıdan herhangi
birinin mahallenin kızlarına yaklaşması söz konusu kız bu konuda
gönüllü olsa bile imkânsızdı. Mahalleden birisiyle flört eden bir genç
kız ise ki bunu gerçekleştirmek çok zordu onunla evlenmek
zorundaydı. Flörtün tabu olarak görülmesine rağmen, mahallenin
delikanlıları bir kız için aralarında kavga edebilir, birbirlerini
yaralayabilirlerdi. Aynı durum mahallede yaşayan bir kadını kendisine dost edinen kabadayılar için de söz konusu olabilirdi. Ancak bu tür
vakalarda rakibin akıbeti daha karanlık olurdu. Mahallenin içe dönük
baskıcılığı ve ahlakçılığı, yaşanan yılların koşullarıyla eşlenerek
ifadelendiriliyor: O zamanlar değil Hacettepede, hiçbir yerde
kadın-erkek ilişkisi-flört, şimdiki gibi mümkün değildi. Oysa, aynı
insanlar Bulvarda kız arkadaşlarıyla turlayanları, muhallebi çocuğu
olarak adlandırıyorlar.
Bu katı ahlâkçı anlayışın varlığına rağmen, mahallelinin dini ritüeller
konusunda çok fazla titiz olmadığı söylenebilir. Mahalle meydanında
bulunan mescide yaşlıların dışında ancak belirli zamanlarda bayram
sabahları, teravih namazları rağbet ediliyordu. Ezan okuyan müezzin
aynı zamanda mahallenin manavıydı. Ezan okurken dükkanına giren-çıkan
olup olmadığını gözleyen manav çoğu zaman asıl işine odaklanamadığı
için, kahvedekilerden küfür de yemekteydi. Dine karşı bu ilgisizlik,
mahallenin oldukça genç olan nüfusuna bağlı olduğu gibi, Hacettepe
dışında yaşanan sosyo-ekonomik gelişmelere, Cumhuriyet laisizminin
ağırlıklı yerine bağlanabilir. Konuşmacıların bir kısmı mahalledeki
mescidlerde ve kimi evlerde, şehir dışından gelen öksüz ve yetim
çocuklara Kuran kursu verildiğinden, bu konuda da Kemal Pilavoğlu adlı,
sonraları hapis cezası alan ve İmralıya sürgün edilen birinin oldukça
etkin olduğundan söz ediyorlar. Ancak aynı konuşmacıların neredeyse
tamamı, küçük yaşta bu kurslara değil de mahalle dışındaki mescidlere
gittiklerini anlatıyorlar. Bu tercih, mahallelinin Pilavoğlu tarikatının
farkında olduğunu ve ona katılmaktan kaçındığını göstermekte. Din
adamlarına ve tarikatlara olan mesafelilikleri onları sakallı, ticani,
din tüccarı biçiminde tanımlarken sarih bir biçimde ortaya çıkıyor.
Hacettepenin en önemli özelliği, cemaatvari ilişkilerini kimi zaman
yoğun bir dayanışmacılık içinde sürdürüyor görünmesiydi. Hemen hemen
herkesin kişisel özelliklerine atıfta bulunan, mahallenin kolektif
bilincinde yer edecek bir lakabı vardı: Parlatır Mustafa, Dişi Bakkal,
Diksaç Nevzat, Japon Ali, Orley İhsan. Bu lakaplar, kişinin mahalle
yaşantısı içerisindeki ilişkilerinin yoğunluğuna göre, bazen ismini
unutturacak derecede süreklilik kazanır, kimi zaman da unutulur ya da
bir yenisiyle yer değiştirirdi. O yüzden bugün Hacettepelilerle
konuşurken, Hangi Osman, hangi Ali? türü sorularla sıklıkla
karşılaşılmakta, yaşayanlar çoğunlukla lakaplarıyla hatırlanmaktadır. Bu
lakapların yanı sıra insanlar memleketlerinin ismiyle de
çağrılmaktadırlar. Mahallenin bir veya birkaç evinde yan yana ya da
yakın oturan ve aynı memleketten olanları, hemşerililiği tanımlayan
ifadeler de kullanılıyordu: Kalecikliler, Sungurlulular, Amasyalılar
gibi. Mahalle hayatının içine karıştıkça hemşeriliğe gönderme yapan
lakaplar yerlerini karakter özelliklerine gönderme yapanlarla
değiştiriyorlardı.
Hacettepe, alt sınıfların (işçi, küçük esnaf, küçük memur v.b.)
yaşadığı, küçük-büyük herkesin şehrin çeşitli yerlerinde çalışmak
zorunda olduğu bir yerdi. Bu nedenle biraz palazlananlar veya mahallenin
keşmekeşinden tedirgin olanlar özellikle memur aileleri - mahalleden
ayrılıp daha nezih semtlere göç ediyorlardı. Semtin Merkezle, dış
dünyayla bağlantısını yine bu memur aileleri ve üniversite ve lise
öğrencisi gençler sağlıyordu. Bu dünyaya doğrudan maruz kalan bu kesim
de semtten en önce kaçıp gidenler oluyordu. Biraz mürekkep yalamış
olanlar, iyi aile çocukları, hassas bir karaktere sahip olanlar, geliri
biraz artanlar Cebeci, Keçiören, Abidinpaşa gibi semtlere
yerleşiyorlardı. Dolayısıyla semt bir cemaat bağıyla Merkezin korktuğu
kadar koşulsuz bağlı değildi. Mahalle gelir seviyesi düşerek mahalleye
taşınmak zorunda kalanlar ile şehre yeni gelenlerin oluşturduğu nüfus
ile de göç alıyordu. Mahallede kısa bir süre kalmış olsa da ilginç bir
Hacettepeli profili daha vardı: mahalleyle ilgili istimlak kararı
alındıktan ve asıl Hacettepeliler şehrin başka semt ve mahallelerine
taşındıktan sonra, onların boşalttığı evlerde son ana kadar kaçak
oturan yeni bir göçmen nüfusu. Bunların bir bölümü halen hastane
civarında sağlam kalan tek tük evlerde oturuyorlar.
Hacettepe Mahallesinin adının suç ve belayla birarada anılır olması
mahallenin futbol takımı kurma girişimi sırasında engelleyici bir unsur
olarak kendini göstermişti. Mahallenin onbeş-onaltı yaşındaki gençleri
kendilerinden on yaş kadar büyük ve Apça diye hitap edilen Fahri
Kabadayı ya giderek bir futbol takımı kurmak istediklerini, yardımcı
olmasını istemişlerdi. Mahallelinin yardımı ve Fahri Apçanın
çabalarıyla bir takım kuruldu. Ancak, bundan kısa süre sonra Fahri Apça,
polis tarafından evinden alınarak, Birinci Şubede sabaha kadar sorguya
çekildi. Bu cemiyeti neye istinaden, hangi sebeple kurmak istediği
ısrarla soruldu. Apçanın bu cemiyeti, kötü muhitin (İstanbulun
Kasımpaşası, Ankaranın Hacettepesi) kötü şöhretini silmek için
kurduğunu söylemesi de polise pek inandırıcı gelmedi. Yine de serbest
bırakıldı. Kabadayı, bu olaydan sonra Hacettepeli gençlere bir yerlerde
boşboğazlık, kavga yapmamalarını tembihledi. Dönem Ankarasının en
etkili ismi Vali Nevzat Tandoğandı. Kulübün kurulabilmesinin tek
yolunun onunla konuşmak olduğu düşünüldüğünden rica minnet bir randevu
alındı. Eli yüzü düzgün, mürekkep yalamış Hacettepeliler Valilik
makamına çıktılar. Fahri Kabadayı o sıkıntılı anı şöyle anlatır:
Hiç
kimseyi içeri koymuyorlar, disiplinli bir vaziyet var, biz de 26-27
yaşlarındayız, genciz; komiser beye Vali Beyle görüşeceğiz dedik.
Sertçe Oturun şuraya! dedi. Geçip salona oturduk. Yanımdaki Suat Bey
daha da küçük, 16-17 yaşında. O sırada komiser geldi. Buyurun dedi.
İçeri girdik, Suat paravanın arkasında, ben ayakta duruyorum. Nevzat Bey
de evrak imza ediyor. Kafasını kaldırdı, Buyurun oturun dedi,
oturduk. Makamına yazılan yazıyı ve ekli olan tüzüğü verdik, okudu, ilk
sözü hiç unutmam şu oldu: Ben, dedi, Hacettepe semtini yakacağım.
Haklıydı da davasında. Çünkü o zamanlar, bir aile tepeye çıkamıyordu.
Her gün kavga, dövüş, içki alemleri falan olduğundan, şikayet çok fazla
oluyordu. Karakollar mütemadiyen hakkımızda rapor yazıyordu, onun için,
haklı idi. Ben, Sayın Vali Bey, biz bu cemiyeti kuracağız, bizim
cemiyetimizin gayesi, bu kötü insanları yola getirmek olacak, eğer siz
de bize yardımcı olursanız, tahmin ederim bu işler düzelecek ve
eseriniz, kıymetli eseriniz tarihi bir şekilde anılacak dedim. Reis
muavinini çağırttı. Tahsin Bey dedi, buyurun bir evrak var, bakın
bakalım dedi. Birbirlerine de göz kırptılar. O sırada Nevzat Tandoğan
dedi ki Ben size yardımcı olurum. Eğer sizin niyetiniz iyi ise, ben de
yardımcı olurum dedi.
Tandoğanın kine benzer bir tavır sonradan, dönemin Başbakanı Menderes
tarafından da sergilenecekti. Menderes makam arabasıyla sık sık semtin
yakınına geliyor ve etrafındakilere Ne olacak bu çöplük? diye
söyleniyordu
Kulübün renkleri Hacettepe parkının menekşelerinin rengi olan mor ve
beyazdı. (ASETAT) Tamamı Hacettepeli gençlerden kurulu takım üçüncü
kümede-mahalli ligde oynadığı maçlarda sürekli galip geliyordu. Üç yılda
üç şampiyonluk kazandı. Üç küme atlayarak Ankara 1. Ligine yükseldi.
1953-54 te ilk kez Ankara şampiyonu oldu. Profesyonel lig kurulana kadar
1955-56 ve 1957-58 de bu şampiyonlukları yineledi. Bu başarıda, sonraki
yıllarda Ankaranın ünlü kabadayıları olacak olan Karagöz Kemal, Orle
İhsan, Kabadayı Mehmetin takımda yer almasının ne derece etkisi
olduğunu bilebilmek mümkün değil. Ancak Hatay milletvekili Mustafa
Delivelinin başkanlığında birinci lige kadar çıkan ve sürekli olarak
orta-alt sıralarda mücadele eden Hacettepenin seyircileri nezdinde bu
kabadayıların büyük etkisi vardı. Kabadayılar o kadar etkiliydi ki,
Bursada yapılan 1961-62 Sezonu birinci lige yükselme maçlarında takımın
yorulduğunu ve eleneceğini farkeden Orle İhsan kasten büyük bir kavga
çıkartarak maça ara verilmesini sağlamıştı. Böylelikle takım dinlenme
fırsatı bulmuş ve şampiyon olarak birinci lige çıkma başarısını
gösterebilmişti. İç sahada oynanan maçlarda saat kulesinin altında
maraton tarafında toplanan Hacettepe seyircisi, deplasman takımlarının
tezahüratlarından hazzetmiyordu. Eğer yakında ise kendi deyişleriyle kibarca uyarılıyor, karşı tarafta ise Kabadayılar tribün önüne gidip,
hiç ses etmeden yürüyorlardı. Ankaralı olup onları tanımayacak yok
gibiydi. Hele Ankaralı olup da İstanbul takımlarına tezahürat yapmak ve
daha önemlisi şehir ve Hacettepe hakkında ahlaka mugayyir konuşmak
baştan suçtu. Bu belirli bir risk içeriyor, Hacettepelilerle
karşılaşacak olanlar tarafından kibarca uyarılma tehlikesi taşıyordu.
Elbette her şeyin bir ölçüsü vardı, özellikle sahada oynanan futbol
gereği yaşananlar kimi zaman aynı kabadayıların koruması altında saha
dışına aksettirilmiyordu. Hacettepenin açık farkla mağlup oynadığı bir
maçın sonlarına doğru rakip takım, bir de penaltı kazanmıştı. Ancak,
penaltıyı kullanan oyuncu Hacettepeyle alay ederek orta sahaya kadar
gerilmiş, sonra yürüyerek topun yanına gelmiş, kaleye doğru vurmak
yerine bilerek taca atmıştı. Mağlubiyetin üzerine tüy diken, şimdilerin
deyimiyle centilmenlik dışı hareket Hacettepe taraftarlarını çileden
çıkartmıştı. Maç bitiminde mahalleli futbolcuyu stad dışında beklemeye
başlamıştı. Hacettepeli ünlü kabadayı Karagöz Kemal, soyunma odasına
giderek yaptıklarını tasvip etmese de bu terbiyesiz futbolcuyu
korumasına alarak dışarıya kendisi çıkartmıştı.
Hacettepe istimlaklerinin yoğun olarak yaşandığı yıllarda futbol
takımının önce ikinci lige ve ardından mahalli kümeye kadar düşmesi, bu
travmatik etkiyi arttırmıştı. Farklı yerlerde yaşayan Hacettepeliler
hafta sonları maç sırasında biraraya gelebilirken, takımın ilgisizlikle
giderek düşen başarı grafiği buna da ket vurmuş gözükmekteydi. Takımın
taraftarı olabilecek genç nüfus Hacettepe Üniversiteli öğrencilerden
oluştuğunda, bir mahallenin bütünüyle silindiği belgelenmiştir onlara
göre. Takım, Seksenli yılların ikinci yarısında Keçiören Belediye
Başkanı Melih Gökçek tarafından Hacettepe adını ve ruhunu sürdürmek
niyetiyle alınsa da, adı çok geçmeden Keçiörengücü olarak
değiştirilecek, mahallenin adını taşıyan o ünlü takım tamamen yok
olacaktı.
III
Yaşadığımız dönemde iktidar savaşı mekân üzerinden yapılıyor. İslamî
yaşam adacıkları, Alevi mahalleleri, siteler v.s. gibi. Hacettepeli ise
istimlak, yani mekandan izlerinin silinmesi sürecine karşı koymuyor.
Gereği gibi mücadele etmiyor, mekanını savunmuyor. Örneğin, istimlak
karşılığında bankaya yatırılan paraları mahallelinin çoğu gidip alıyor
ve istimlaki onaylamış oluyor. Hukuki mücadele için biraraya gelmeyi
reddediyorlar. Hükümetten aldıkları cüzi bedelle hemen gidip başlarını
sokacak küçük birer dair alıyor ve Hacettepedeki birkaç katlı, bahçeli,
büyük evlerinin karşılığı olarak bu kutu gibi apartman dairelerine
kanaat ediyorlar. Özellikle istimlakin hızının arttığı günlerde semt
hakkında yayılan kötü söylentiler ve işlenen birkaç cinayet semtle olan
son bağlarını da koparmalarına neden oluyor. En büyük tesellileri ise
Hacettepe Hastanesi projesinin fikir babalarından İhsan Doğramacının
futbol kulübüne sahip çıkacağı ve onu geleceğin Arsenal i yapacağı
yolundaki vaadleri. Oysa kısa zaman sonra bu sözlerin tutulmadığı
görülüyor. Ancak iş işten geçmiş oluyor. Böylece de Hacettepeli mekan
üzerinden yapılan iktidar savaşını kaybetmiş ve hiç mücadele etmeden
maçı karşı takıma vermiş oluyor.
Bugün bir üniversitenin adı
olarak yaşamakla birlikte, kavgaları, kabadayıları ve futbol takımıyla
ünlü asıl Hacettepe toplumsal hafızada yer almamaktadır, Ankaraya
ilişkin tarih araştırmalarında sözü geçmemektedir, genç kuşak için ise
bir hastanenin ve üniversitenin adından ibarettir.
(hepsi (ç)alıntıdır affoluna)
Hacettepe Spor Kulübü 1945
HACETTEPE’NİN YAŞAYAN ANSİKLOPEDİSİ: LÜTFÜ YANAR
19.12.2012 Milliyet-Ankara Gazetesi
SÖYLEŞİ...
Belki de ‘Son Hacettepeli’ diyebilirdik.
Hacettepeliliği’ni, aynı heyecanla yaşayanı kalmadı çünkü. Eski Hacettepe’yi,
tüm ayrıntılarına kadar anımsayıp, anlatabilen ve anlatmaya devam eden ‘Son
Hacettepeli’. Hiçbir Ankara takımının maçını kaçırmayan, hepsine mor-beyaz
kravatı ve kaşkolüyle katılan, mahallesi içine sinmiş bir Hacettepeli.
Hacettepespor’un maçlarında, yaptırdığı koca bez ilanı açarak takımı tek başına
ateşleyen taraftar. Liseden sonra İmar ve İskan Bakanlığı’nda araştırma
teknisyeni, 1980’le 2008 arasında turizm ve inşaat işleri yapan arkadaşının
şirketinde müdür. Arkadaşın, Hacettepelisi, vefalısından. DSP kurucusu, CHP’de
görevler almış, Atatürkçü Düşünce Derneği’nde saymanlık yapmış.
Hacettepespor’da hem futbol oynamış, hem yönetici olmuş. Kendisinden sonra
yaşatılamayan Hacettepeyi Sevenler Derneği’nin kurucusu. Mahallesinden kalanı
dolaştık, ‘Son Hacettepeli’yle.
![]() |
| Hacettepespor Lokali'nin bugunkü hali |
Karacabey Hamamı’nı karşınıza alınca
solda yıkılmış, yerinde yeni onarılan ve düzenlenen evlerin olduğu eski
Hacettepespor Lokali’ni yerini öğrenerek başladık. İnci Sokak’ta, babasını
şikayet ettiği Dumlupınar Karakolu, karşısında İlhan Cavcav’ın yıkılmış
evlerinin küçük arazisi. Yeşilağa Camisi, yanında hala duran çirkinleştirilmiş
eski fırın. Sarıca Sokak’tan dolanıp, yeniden Talatpaşa Bulvarı’na indik.
Hacettepe Sevenler Derneği’nin yerinde, Hamamönü Meydanı’nda, yeni yapılan saat
kulesi var. Tacettin Dergahı önündeki çimliğin, Denizciler Caddesi’ne
taşınmadan önce Yeğenbey Vergi Dairesi’nin ilk yeri olduğunu öğrendik. Sohbet
için Hacettepe Kahvesi’ne baktık, kalabalık. Eski Hacettepespor fotoğraflarının
sergilendiği, adı ‘C’ ile yazılan Cafe Arkadaş’a geçtik. Sobasının sıcağında
sohbete başladık.
Ali İnandım- Hacettepe neresi o zamanlar?
Lütfü Yanar- Hacettepe, bugünkü Çocuk Hastanesi’nin
olduğu yerden Samanpazarı, Kurtuluş ve Sarıkadın dediğimiz sokak arasındaki
bölgeye deniyordu. Biz, Hacettepe Camisiyle Karacabey Camisi civarına ‘Hacettepe’
derdik. Şimdi adı Hamamönü ama bizim zamanımızda Hamam’ın arka taraflarına
Hamamönü denirdi.
![]() |
| Cafe Arkadaş... Arkamızda Hacettepespor arşiv fotoğrafları |
- Burada, Hacettepe dediğimiz yerde merkez
tam neresiydi?
- Bizim toplandığımız yerler; şu anda
Hacettepe Üniversitesi içinde Yapı İşleri Müdürlüğü var. O müdürlüğün olduğu
yerde bir cami ve bir meydan vardı. Bakkalımız, manavımız, kasabımız,
kahvelerimiz hep o meydandaydı. O kahvelerden birini de Kabadayı Mehmet
çalıştırıyordu. Dumlupınar Caddesi’nde, Erzurumlular
Mahallesinde, Yağcı Fehmi dayının Erzurum Kahvesi var. O kahve eskiden
Hacettepeliler’in toplanma yeriydi. Onun karşısında da Çiçek Sineması vardı. O
sinemanın işletmecisi Abdullah Özgörür’dü. Ankara’daki bütün yazlık sinemalar
onundu ve aynı zamanda kulüp başkanımızdı. Taa ki 1954’e kadar Mustafa Demireli’yle
görev değişikliği yapana kadar. Çok iyi futbolcular, muazzam bir abi-kardeş ve
Hacettepelilik duygusu vardı. Hacettepespor’un en büyük başarıları,
Hacettepe’de doğmuş, büyümüş, yaşamış insanlarla gelmiştir.
- Şu anda bu anlattığınız merkez yok öyle
mi?
- Yok.
Sobanın sıcağı sıcak ama kahvenin
uğultusu ve okey taşları, ses kaydımızı bastıracak düzeyde. Sakin bir yer
bulmaya kalkıyor, Sarıkadın Sokakta, zamanın en meşhur sünnetçisi Hamza’nın
evinin önünden, Mehmet Akif Ersoy Edebiyat Müze Kütüphanesi’ne iniyoruz.
Kütüphanede, sakin bir oda buluyor, sıcak misafirperverlik eşliğinde,
sohbetimize devam ediyoruz.
- Sürekli bir çekişme, gerginlik hali
varmış Hacettepe’nin.
- Suç oranı yüksekti ama Cumhuriyet’ten
sonra gelenlerin, Ankara’dan pay koparmaya çalışmasından kaynaklanıyordu.
Genelev işletmekle başladı, Hacettepe sokaklarında yer edinmeye çalışmalarıyla
tırmandı sürtüşme. O yüzden bitmezdi kavga. Atıfbey, Altındağ, 11 Ateş,
Yenidoğan gibi takımlar kurdular. Bunların Hacettepespor’la maçları, hep kavgalı olurdu. O kavga, mahalleye
yansıyordu.
![]() |
| Hamamarkası'nın zamana direnen evleri |
- 1950’lere kadar o günlerde aklınızda
kalan olay ne var?
- 1948-49 sezonunda,
Gençlerbirliği-Beşiktaş maçında Hasan Polatkan’la Baba Hakkı’nın, kavga
ettiklerini, birbirlerini kovaladıklarını, Ali Polat’ın, Hakkı Yeten’e tokat
attığını, sahanın karıştığını hatırlarım. Antrenmanlar Cebeci Çayırı’nda
olurdu. Maçlar Ankaragücü stadında ya da 19 Mayıs Stadı’nın yanındaki kömürlük
dediğimiz sahalarda oynanırdı.
- Niye kömürlük?
- Çamur olmasın diye kömür kırıntıları dökerlerdi
o sahalara, kum filan yoktu. O zaman Stadspor vardı, Kömürspor vardı,
İstasyonspor vardı, onlarla yapılırdı maçlar.
Hacettepe’nin tarihine giren, 3 efsane
isme değmeden çıkamazdı o sayfalardan:
- Mahalleden anımsadığınız?
- 1950 öncesi Kabadayı Mehmet, Sarı Veli,
Karagöz Kemal’i anımsıyorum. Sarı Veli dışındakilerle sonra ailecek de
görüşüyorduk. Veli abiyi çok erken, 13 Kasım 1951 yılında kaybettik.
- Kaç yaşlarındaydı?
- 26-27 yaşlarında.
- Ölümüne sebep?
- Bunlar, kardeş gibi beraber büyümüşler.
Bütün sorunlarını beraber çözmüşler. İyi günde kötü günde beraber olmuşlar.
Fakat günün birinde Mehmet abi, birini yaralamaktan dolayı hapse girdi. Altın
kabzalı tabancasını, Veli abiye bırakmış. Hapisten çıkınca tabancayı istemiş,
Veli abi de sattım mı demiş, kaybettim mi demiş, öyle bir şey olmuş. O sırada
Veli abi de bir kahve açmış. Parasını isteyince “ Ya Mehmet, biz seninle
kardeşiz, parası yok ama bu kahveyi açtım, gel bu kahveye ortak ol” demiş.
Sonra Mehmet abi, ortak olmasına rağmen kahvenin bütün hasılatını alır, Veli
abiye bir kuruş para vermezmiş. Veli abinin gücüne gitmiş ama o da emanete
ihanet etmiş gibi algılanınca ses çıkaramamış. Bir de arada getir-götürcüler
var. Onlar da “Kabadayı Mehmet seni vurmak istiyor” diyor, diğerine gidiyor
“Seni takip ediyor, vuracak” diye laf taşıyorlar. Bir gün sözleşiyor, Fehmi
dayının kahvede buluşuyorlar. İçeriye girip de Veli abinin sandalyeden kalkışını hamle yapıyor zanneden
Mehmet abi, silahını cebinden çıkarmadan ateş ediyor, kasığından vuruyor Veli
abiyi. Ondan sonra da Kabadayı Mehmet girdi, uzun süre yattı içeride. Can
arkadaşını vurduğu için büyük pişmanlık duydu yıllarca. Bir de Mehmet abinin
futbolla pek ilgisi yoktu ama boks maçları yaparlardı.
- Kendi aralarında mı?
- Yo yoo, lisanslı boksörlerdi.
- Üçü de mi?
- Tabi tabi. O zaman Harbokulu’nda
yapılırdı boks maçları. Antrenmanları da orada yaparlardı. Üçü de müsabakalara
katılmış, şampiyonluklar almıştı. Çiçek Sineması, Harbokulu, tenis kortunda
olurdu maçlar.
- Bu bölgenin ünlüsü onlar mıydı?
- Kabadayısı, saygı gören, çekinilen… Bir
de şunu söyleyeceğim; ‘kabadayı’ dendiği zaman işi, gücü olmayan serseri,
başıboş kişiler değil bunlar. Hepsinin bir mesleği vardı. Mesela Kabadayı
Mehmet matbaacıydı. Sarı Veli fotoğrafçıydı. Karagöz Kemal, taşımacılık
yapardı, kamyonları vardı. O dönem Hacettepe’de futbol oynadı. Bir ara gitti,
Demirspor’da oynadı.
![]() |
| Sarı Veli(solda)ve Karagöz Kemal |
- Bu işleri yaparken mi oynuyor futbolu?
- Tabi tabi. Muazzam bir insandı. Babası Hayali
Küçük Ali olduğu için Hacıvat Karagöz oyunlarında da babasına destek olurdu.
Hatta sonradan Hacıvat-Karagöz figürlerini deve derisine işleyip, dünyanın
çeşitli ülkelerinde sergilere katıldı. Yunanlılar’ın, “Hacivat-Karagöz
bizimdir” dediği günlerde Kemal abi, Avrupa’nın değişik ülkelerinde, “Hacivat -
Karagöz bizimdir” demek için katıldığı sergilerde epey uğraş verdi.
Mehmet abi, Veli abinin olayından sonra
hapse girdi. Çıktıktan sonra araya Kürt Cemali olayı girdi. Birgün, İtfaiye Meydanı’nda Mehmet abinin
çalıştırdığı kahvede, Kürt Cemali’yi öldürdüler. 1 Nisan günüydü yanlış
hatırlamıyorsam. Kürt Cemali’nin yeğenleri de intikamını alacağız diye aynı gün
öldürmeyi düşünmüşler.
- Kabadayı Mehmet mi öldürmüş?
- Onun mekanında olduğu için öyle düşünmüşler.
Sonradan kimin yaptığı belli olmadı çünkü. Dündar Kılıç ta vardı işin içinde.
Dündar’ı öldürmeye kalktılar, Dündar İstanbul’a gitti, yerleşti. Orada adliyeyi
bastılar, Dündar’ı vurdular, Dündar, tabancayla ateş etti, onlardan birini
öldürdü, birini yaraladı.
- Cinayeti kimden biliyorlar?
- Kabadayı Mehmet, Dündar Kılıç ve bir de
‘kocakafa’ ya da ‘at kafa Yalçın” dedikleri bir çocuk vardı, bu üçünden
şüpheleniyorlardı. Dündar İstanbul’a gidip, kurtulunca bir 4 Nisan günü Kürt
Cemali’nin yeğenlerinden biri, Kabadayı Mehmet’e arkadan yaklaşıyor, tabancayla
birinci kurşunu ensesine, ikincisini, döndüğü zaman ağzına sıkıyor.
- Kaç yılıydı?
- 1964 olması lazım. Ama Kemal abi, bu tür
olayların hiç içine girmedi. Dört dörtlük biriydi. Hatta o günün bütün
partilerden politikacıları, Kemal abiye gelip, milletvekilliğinden, belediye
başkanlığına kadar teklifte bulundular ama Kemal abi, istemedi, girmedi de.
Efendi, temiz, dürüst, kendine özgü kuralları olan çok güzel bir insandı. Halen
de öyle. Hanımı Çanakkaleli’ydi, sonradan gitti oraya yerleşti. Kilitbahir’de
oturuyor. Birkaç yıl önce telefonum çaldı, “Lütfü, Rıza Doğan ölmüş, duydun mu”
diye Kemal abi aradı. “Yok abi” dedim” öyle bir şey olsa haber verirler bana.”
Biliyorsunuz Rıza Doğan Dünya Grekoromen Güreş Şampiyonu’ydu. Mahallemizin
çocuğu, Hacettepe Kulübünde güreşirdi. Aradım evini, doğruymuş. Yani
Çanakkale’de oturuyor ama aklı fikri Ankara’da. Ankara’daki dostlarıyla
herkesle haberleşiyor. Halen 15 günde bir haberleşir, konuşuruz.
- Kaç yaşlarında?
- 88 var. Araba kullanıyor hala, akli
melekeleri yerinde. Size söylemiş miydim; 1934 yılında Soyadı Kanunu çıkacak,
Atatürk, babası Hayali Küçük Ali’ye, “Ali bey, siz çok sevilen bir insansınız.
Gelin soyadınızı ‘Sevilen’ koyalım” diyor. Ali Muhittin Sevilen oluyor adı.
Kemal abininki de Mehmet Kemalettin Sevilen’dir. Kemal abilerin soyadını,
Atatürk koymuştur. Çanakkale’de, evlerinin içinden tutun, halı, kilim,
çiçekler, lambalarına, elektrik düğmelerine kadar hepsi istisnasız
mor-beyazdır.
- Geliyor mu peki Ankara’ya?
- Yok çünkü Ankara’da pek kimsesi kalmadı.
![]() |
| Hamamarkası'nın direnemeyen evleri |
- Peki Hacettepe, ne zaman bozulmaya
başladı?
- 1956-1957’lerde Çocuk Hastanesi için
istimlaklar başlayınca. İstimlak olunca verilen parayla ev alamayanlar, perişan
oldu, dağıldı. O zaman başladı bozulma. İhsan Doğramacı, “Hacettepespor’u,
Arsenal yapacağım” diye gelmiş, kulüp yönetimine bir sürü doktor girmişti.
Hacettepespor Arsenal olamadı. İstimlaklar için mi yönetime girmişlerdi acaba?
Çıktık,
Sarıkadın Sokak’tan Kurtuluş’a doğru yürümeye başladık. “Sana Çiçek
Sineması’nın yerini göstereyim” dedi Lütfü Yanar. O arada Rıfat Balaban’ın
evini, Çukur Bakkal’ı gösterdi birkaç anıyla. Hava kararmıştı. Arkamızda kalan
kahveyi gördüm, “Birer çay içelim, öyle ayrılırız” dedim. “Bakalım kim var tanıdık”
dedi. Mahalle onun, her köşede bir tanıdık çıkıyor. Çocukluktan arkadaşı
Beytullah Angür’le karşılaştı. “Ankara’nın, bahçeli, havuzlu, en lüks
kahvesiydi burası. Gara inen memur, ilk önce bu kahveye gelirdi” diye
anlattılar beraber. “Ha” dedi Lütfü Yanar, “Sarı Veli, şu köşede vuruldu
işte.” Kahveye girince sol arka köşe.
Kapıda, dibinde durduğumuz için, görmemiştim; tabelada yazan ‘Erzurum Kahvesi’ni. Yağcıoğlu Fehmi’nin, Hacettepeliler’in meşhur kahvesinde oturuyorduk.
Fotoğraflar: Şevket Yaman
Milliyet Ankara Gazetesi'ndeki sayfa: http://www.milliyet.com.tr
00000000000000000000000000000000000000000000000
Yarım Asır sonra bile unutulmadı!
1962 Yılında transfer olduğu Hacettepespor‘da iki sezon futbol oynayan, Balıkesir futbolu ve spor hayatındaki bayrak adamlardan biri olan Muzaffer Saran, 51 yıl sonra eski kulübünün jestiyle sevinç gözyaşları döktü.
Hacettepespor kulübü tarafında kendisine gönderilen kargoda kendileri için yaptıkları hizmete teşekkür edilen ve bir Hacettepespor forması gönderilen Saran, ”
Bir gün eve bir kargo geldi. Gönderen kısmına baktım Hacettepespor
Kulübü yazıyordu. Paketi açtığımda içinden Hacettepespor kulübü forması
çıktı. Bir de üzerine zarf iliştirilmişti. Zarfı açıp baktığımda, Kulüp
Genel Müdürü Burak Tüysüz’ün imzasıyla bir teşekkür mektubu gönderilmiş,
ekinde de şimdinin süper ligi olan Milli Lig’de Hacettepespor
formasıyla oynadığım maçların listesi, skorları ve benim oynadığım
süreler yazıyordu. O kadar mutlu oldum ki, anlatamam. 51 Yıl sonra bile
anımsanmak çok güzel bir duygu. Gözlerimden sevinç gözyaşları döküldü.
Sonradan öğrendim ki, Hacettepespor kulübü bu jesti tüm futbolcularına
yapmış. Bütün kulüplere örnek olan bu davranış için kendilerine teşekkür
ediyorum. Bu jesti yapan eski kulümümle iftihar ediyorum. Bana
hayatımın en güzel hediyesini verdiler. Sağolsun, var olsunlar” dedi.
HACETTEPESPOR KULÜBÜNÜN TEŞEKKÜR MEKTUBU
” Sayın Muzaffer Maran….Türk
Futbol Tarihi içerisindeki köklü ve saygın yerini her zaman takdirle
korumuş Hacettepe Spor Kulübümüz nünyesinde 1962-1963 yılları arasında
futbolcu olarak vermiş olduüunuz hizmetlerinizden dolayı sizlere şükran
ve Teşekkürlerimizi sunarız.”
KULÜP OLMAK İŞTE BU!
51 Yıl önce formasını giyen bir futbolcuyu anımsayarak bu jesti yapan Hacettepespor Kulübünü
biz de tebrik eder, köklü bir kulüp olmanın ne demek olduğunu bizlere
bir kez daha anımsattığı için kendilerine teşekkürü bir borç biliriz.
................................................................................................
okunmaya değer güzel bir yeni yazı

Ankara’nın kabadayıları nasıl yaşadılar, nasıl öldüler? Ne iş yapar, ne yer ne içerlerdi? Yakınlarındaki kadınlar kimlerdi? Ece Ayhan şiirine* dize olan Katır Cemile’nin hayat hikayesinden bir iz kaldı mı geriye? Sorularının ortak yanıtını bulmak umuduyla, doğma büyüme Hacettepeli Lütfü Yanar’la buluşmak üzere yola çıktım.
Ankara Seğmenler Kulübü’nün faaliyet gösterdiği Abidinpaşa köşkünün kapısından girdiğimde, elli yaş üzeri kalabalık bir grup erkek oturmuş, saz heyeti eşliğinde hep bir ağızdan türkü söylüyordu; “aman karpuz kestim yiyen yok/ aman halin nedir diyen yok/ yenile bir yar sevdim/ gözün aydın diyen yok…”
Eller ve ayaklarla tempo tutuluyor, yüzler gülüyor, birbiri ardına sıralanıyordu türküler; “mavi yelek mor düğme/ yine düştün gönlüme/ her gönlüme düşende/ kan damlar yüreğime...”
Yanına oturduğum Lütfü Bey kısa bilgiler veriyor bana; “Her Çarşamba burada toplanırız. Birlikte yemek yer, türkü söyler, sohbet ederiz. Mutlaka gelirim ben. Aksatmam. Bu eğlencenin adı ferfenedir.”
“Saz başlayınca söz susar”, yazdığı için duvarda, ferfene sonrasına erteliyoruz asıl sohbetimizi. Tezenenin hızı arttıkça daha da coşuyor sazın telleri, oyun havalarının kıvrak ritmi oturanları ayağa kaldırıyor.
Neden sonra, beyaz balıkçı yaka kazağını giymiş, elinde tespih, ara sıra bıyıklarını düzelterek yan gözle oynayanları izleyen İsmail Çali’’ye, “Sıra sende”, diyorlar. “Benim sazcım gelmemiş bugün, yıldızı herkes çalamaz ki” diye olmazlansa da, hatır gönül kıramayıp kalkıyor ve oyun nasıl oynanır, zarafet sözcüğünün anlamı nedir, ayakların ve ellerin ritmi nasıl güzelleştirir türküleri, iki kaşık bir orkestranın yerini nasıl tutar, hepsini bir bir gösteriyor bize İsmail Bey.
Saatler akşamüzerini haberlediğinde, haftaya çarşamba günü tekrar buluşmak üzere vedalaşarak dağılıyor topluluk. Hamamönü’ne gidip, restore edilmiş eski evlerin arasında dolaşırken, şu sözlerle tanıtıyor kendini Lütfü Yanar; “1938 doğumluyum. Hayatımdaki bütün eğitimi Hacettepe’den aldım. Buna üniversite üstü kariyer diyebilirsin. Ankaralı ve Hacetepeli olmaktan dolayı kendimi mutlu hissediyorum. Hacettepe Spor Kulübünde futbol oynadım, yöneticilik yaptım. Hacettepeliler Derneği başkanlığı yaptım.”
“Mahallemizi İhsan Doğramacı yok etti. Spor kulübümüzü Melih Gökçek yok etti. Mahalle kültürümüzü de Veysel Tiryaki yok etti. Biz Hacettepeliler 1957 istimlakından sonra Ankara’nın çeşitli semtlerine dağıldık. Şimdi ancak maçlarda bir araya geliyoruz.”
Son cümleyi söylerken, mor gömlekli, eflatun çizgili kravatlı Lütfü Bey’in gözlerine mor menekşelerin hüznü düşüyor. Sonrasında bir çayevinde oturuyoruz. O anlatıyor, ben dinliyorum. Ankara’da yaşanmış eski zamanlara gidiyoruz birlikte…

O zaman Nevzat Tandoğan’a, gençleri kavgalardan soyutlayıp daha güzel öğretilere, spora aktarmak için bir kulüp kurulması gerektiğini söylüyorlar. O gün için aralarında Fahri Kabadayı, Suat Kıymir adlı hukuk talebesi de dahil birkaç kişi bir araya geliyorlar ve 1945 yılında Hacettepe Spor Kulübünü kuruyorlar. Takımın mor menekşeler adı ise, 1936’da kurulan ve Ankara’nın ilk mesire yeri, parkı olan Hacettepe parkındaki havuzun ve Sıhhiye köprüsünün altına kadar uzanan alandaki on bir tane küçük havuzun kenarlarındaki mor menekşelerden geliyor.
Maçlara kabadayılar ve kadın erkek çoluk çocuk bütün mahalleli gelirdi. Maç heyecanı herkesi sarardı. Suat Kıymir Abimizin gülerek anlattığı güzel bir anısı var o günlere ait. Takım sahaya çıkacak, mor renkli bir forma yok. Ne yapsınlar? Anneleri, eşleri evde oturmuşlar, bütün formaları mor boyamışlar. Maçtan sonra soyunma odasına gidiliyor, formaları çıkarıyorlar ki, bütün vücutlar mosmor.
O zamanlar spor ayakkabılarını Karaduman yapardı. Kramponlu ayakkabılar çivilerle çakılırdı. Yürüdüğümüz zaman, bir süre sonra çiviler ayağına batar. Maçtan sonra çıkarırsın ki, kanlar içinde kalmıştır ayakların. O günkü amatörlük ve spor aşkı kalmadı şimdi.
Külhanbeyi ile kabadayıyı birbirinden ayırt etmek lazım. Külhanbeyler, günlük yaşayan, kavga çıkartan, hep bana diyen kişiler. Kabadayılar ise daima eziğin, garibanın yanında olmuştur. Hepsinin mesleği vardı. Sarı Veli fotoğrafçıydı, Kabadayı Mehmet mücellitti, Kemal Abi de nakliyecilik yapardı, kamyonları vardı.
Kabadayı Mehmet, genelevde emekli bir başçavuşu bıçakla yaralayıp hapse girince, altın kaplamalı tabancasını Sarı Veli’ye veriyor. Çıktığında, Sarı Veli silahı geri vermiyor. Kimisine göre sattım, diyor, kimisine göre kaybettim, diyor. Daha sonra Sarı Veli bir kahvehane açıyor ve Mehmet Abi’ye ortaklık teklif ediyor. Fakat Mehmet Abi de, madem ki benim tabancamın parasıyla açtın burayı, bütün hasılatı ben alacağım, diyor. Başkalarının da dolduruşuyla aralarındaki sürtüşme ve husumet artıyor. Kabadayı Mehmet en yakın arkadaşı olan Sarı Veli’yi öldürüyor. 13 Kasım 1951’de Veli Abi defnedildi. Mehmet Abi daha sonra mezarına gidip ağlamış…
Her gün hapishaneye yemeklerini, yeğenleriyle biz götürürdük. İzmit cezaevine nakledildiği zaman da buradan 18 kiloluk tenekelerle kavurmaları, bal, reçel, turşuları biz götürürdük yeğenleriyle birlikte. Parayı çok seviyordu Mehmet Abi. Kazandığını kendine harcıyordu. O yüzden de hiç dostu olmadı. Hapishaneden çıktığında, Kürt Cemali’nin 17 yaşındaki yeğeni öldürdü onu.
Kabadayı Mehmet Sarı Veli’yi öldürdüğü zaman, Veli Abinin hanımı hamileydi ve çocuğuna Veli adını koydular. Kürt Cemali öldürüldüğü zaman hanımı hamileydi. Mehmet Abi öldürüldüğünde, eşi Sevim Abla hamileydi, üç ay sonra kızı Yadigar doğdu. Üçü de doğan çocuklarını göremediler, çok ilginç bir yazgı değil mi bu?
Kemal Abi kabadayı olarak anılmak istemiyor. Ama Ankara kabadayıları dediğiniz zaman, o üçlemenin içinde adı vardır. Babası öldükten sonra, deve derisinden karagöz Hacivat motifleri yapardı. Keser, boyar, düzenler… Sonradan dünyanın çeşitli ülkelerinde sergiler açtı.
O yılların Ankara’sına gelip de yerleşmek isteyenler… İş yok, güç yok, çok çocuklu aileler, okul yok, geçim derdi… Gençleri ne idüğü belirsiz mecralara sürüklemiş. Genelevdeki kadınlar da her gelenin sillesini yiyor. Her gelen ona hükmetmek istiyor. Zaten yaşamı zor. Çocukları olanlar da var. Akşam belli bir saatten sonra evine barkına gidiyor. Burası rant kavgasının olduğu yer. Kadınlar hiç olmazsa kendisini koruyacak kişileri sahipleniyorlar.
Katır Cemile, çok sağlam, çok kuvvetli, o zaman için Ankara genelevinde çalışan kadınların arasında en güzellerinden biriymiş. Vücudunda yıpranma, hastalık belirtisi göstermediği, dayanıklılığından dolayı, katır gibi kadın derlermiş. Bir kabadayının dostu olduğu süre içinde, herkes onunla sürtüşmekten çekinmiş.
Kadın, onu koruyan kişinin cebine harçlığını veriyor, cumartesi pazar pikniğe gidiyorlar, masrafı kadın çekiyor. Erkek hapse girerse, çıkacağı güne kadar bütün masraflarını yine kadın üstleniyor. Dostu olarak kabul ettiği kişiyi a’dan z’ye kadar donatıyor, yediriyor, içiriyor, filinta gibi. Bak helal olsun Katır Cemile’nin dostu kabadayı bambaşka bir adam oldu çıktı, bak nasıl himaye ediyor, deniyor.
O da kadına ‘şemsiye getiriyor.’ Bu, Kabadayı filanın dostudur, aman üzerimize bela almayalım, iyi geçinelim, diyorlar. Kabadayının çevresi için o kadın onların yengesi. O yüzden onları kimseye ezdirmezler. Yenge gözüyle baktıkları için, genel bir kadın olmasına rağmen, ondan yararlanma sevdasına düşmezler.
Katır Cemile Sarı Veli’nin dostuymuş. İki yıl kadar sonra, Veli Abi evleneceği zaman bırakmış onu. Sarı Veli 1951’de Kabadayı Mehmet tarafından öldürülünce, Cebeci Asri Mezarlığındaki mezarını Katır Cemile yaptırmış.
1960-62 yıllarında gidip, Ankara genelevinin simgesi Katır Cemile’yi gördüm. Veli Abi’nin Cemilesi kimmiş diye gördüğümüzde, çökmüş vaziyette, çetele tutan, temizlik yapan bir kadın hüviyetinde gördüm. Yılların verdiği fiziksel ve psikolojik çöküş, yıpranma. Ölene kadar bütün iaşesini ve kirasını genelevdeki kadınların karşıladığını, ölene dek birbirlerine sahip çıktıklarını, bu şekilde biliyorum…
1970’li yıllarda, Ulucanlardaki bir evde çıkan yangında ölen kişinin Katır Cemile olduğunu duydum. Orada ölmüş…”
Lütfü Bey sözlerini bitirirken, geriye solgun bir fotoğrafı bile kalmayan Cemileleri düşündüğümde, şiiri yazılmamış bir dize düşüyor dilime; ne çok kadının gözyaşı parlıyor bir erkeğin isminde…
* Ece Ayhan; "Bel Kanto" ve "Bel Kanto:İkinci Meşrutiyet" şiirleri.
Ankara’nın Mor Menekşeleri
Geriye solgun bir fotoğrafı bile kalmayan Cemileleri düşündüğümde, şiiri yazılmamış bir dize düşüyor dilime; ne çok kadının gözyaşı parlıyor bir erkeğin isminde…
İzmir - BİA Haber Merkezi
09 Mart 2013, Cumartesi 00:03
Ankara’nın kabadayıları nasıl yaşadılar, nasıl öldüler? Ne iş yapar, ne yer ne içerlerdi? Yakınlarındaki kadınlar kimlerdi? Ece Ayhan şiirine* dize olan Katır Cemile’nin hayat hikayesinden bir iz kaldı mı geriye? Sorularının ortak yanıtını bulmak umuduyla, doğma büyüme Hacettepeli Lütfü Yanar’la buluşmak üzere yola çıktım.
Ankara Seğmenler Kulübü’nün faaliyet gösterdiği Abidinpaşa köşkünün kapısından girdiğimde, elli yaş üzeri kalabalık bir grup erkek oturmuş, saz heyeti eşliğinde hep bir ağızdan türkü söylüyordu; “aman karpuz kestim yiyen yok/ aman halin nedir diyen yok/ yenile bir yar sevdim/ gözün aydın diyen yok…”
Eller ve ayaklarla tempo tutuluyor, yüzler gülüyor, birbiri ardına sıralanıyordu türküler; “mavi yelek mor düğme/ yine düştün gönlüme/ her gönlüme düşende/ kan damlar yüreğime...”
Yanına oturduğum Lütfü Bey kısa bilgiler veriyor bana; “Her Çarşamba burada toplanırız. Birlikte yemek yer, türkü söyler, sohbet ederiz. Mutlaka gelirim ben. Aksatmam. Bu eğlencenin adı ferfenedir.”
“Saz başlayınca söz susar”, yazdığı için duvarda, ferfene sonrasına erteliyoruz asıl sohbetimizi. Tezenenin hızı arttıkça daha da coşuyor sazın telleri, oyun havalarının kıvrak ritmi oturanları ayağa kaldırıyor.
Neden sonra, beyaz balıkçı yaka kazağını giymiş, elinde tespih, ara sıra bıyıklarını düzelterek yan gözle oynayanları izleyen İsmail Çali’’ye, “Sıra sende”, diyorlar. “Benim sazcım gelmemiş bugün, yıldızı herkes çalamaz ki” diye olmazlansa da, hatır gönül kıramayıp kalkıyor ve oyun nasıl oynanır, zarafet sözcüğünün anlamı nedir, ayakların ve ellerin ritmi nasıl güzelleştirir türküleri, iki kaşık bir orkestranın yerini nasıl tutar, hepsini bir bir gösteriyor bize İsmail Bey.
Saatler akşamüzerini haberlediğinde, haftaya çarşamba günü tekrar buluşmak üzere vedalaşarak dağılıyor topluluk. Hamamönü’ne gidip, restore edilmiş eski evlerin arasında dolaşırken, şu sözlerle tanıtıyor kendini Lütfü Yanar; “1938 doğumluyum. Hayatımdaki bütün eğitimi Hacettepe’den aldım. Buna üniversite üstü kariyer diyebilirsin. Ankaralı ve Hacetepeli olmaktan dolayı kendimi mutlu hissediyorum. Hacettepe Spor Kulübünde futbol oynadım, yöneticilik yaptım. Hacettepeliler Derneği başkanlığı yaptım.”
“Mahallemizi İhsan Doğramacı yok etti. Spor kulübümüzü Melih Gökçek yok etti. Mahalle kültürümüzü de Veysel Tiryaki yok etti. Biz Hacettepeliler 1957 istimlakından sonra Ankara’nın çeşitli semtlerine dağıldık. Şimdi ancak maçlarda bir araya geliyoruz.”
Son cümleyi söylerken, mor gömlekli, eflatun çizgili kravatlı Lütfü Bey’in gözlerine mor menekşelerin hüznü düşüyor. Sonrasında bir çayevinde oturuyoruz. O anlatıyor, ben dinliyorum. Ankara’da yaşanmış eski zamanlara gidiyoruz birlikte…
Hacettepe Spor Kulübünün Kuruluşu
“Cumhuriyet sonrası Ankara’ya göç edenler, yerleşim alanlarında söz sahibi olmak ve buradan rant elde etmek için yerleşik düzende olan Hacettepelilerle sürtüşmeye giriyorlar. Ankara kabadayıları diye isimlendirdiğimiz adamlarla, sonradan gelenler arasında çıkan husumetten dolayı her gün olaylar, kavgalar ve cinayetler olmaya başlıyor.O zaman Nevzat Tandoğan’a, gençleri kavgalardan soyutlayıp daha güzel öğretilere, spora aktarmak için bir kulüp kurulması gerektiğini söylüyorlar. O gün için aralarında Fahri Kabadayı, Suat Kıymir adlı hukuk talebesi de dahil birkaç kişi bir araya geliyorlar ve 1945 yılında Hacettepe Spor Kulübünü kuruyorlar. Takımın mor menekşeler adı ise, 1936’da kurulan ve Ankara’nın ilk mesire yeri, parkı olan Hacettepe parkındaki havuzun ve Sıhhiye köprüsünün altına kadar uzanan alandaki on bir tane küçük havuzun kenarlarındaki mor menekşelerden geliyor.
Maçlara kabadayılar ve kadın erkek çoluk çocuk bütün mahalleli gelirdi. Maç heyecanı herkesi sarardı. Suat Kıymir Abimizin gülerek anlattığı güzel bir anısı var o günlere ait. Takım sahaya çıkacak, mor renkli bir forma yok. Ne yapsınlar? Anneleri, eşleri evde oturmuşlar, bütün formaları mor boyamışlar. Maçtan sonra soyunma odasına gidiliyor, formaları çıkarıyorlar ki, bütün vücutlar mosmor.
O zamanlar spor ayakkabılarını Karaduman yapardı. Kramponlu ayakkabılar çivilerle çakılırdı. Yürüdüğümüz zaman, bir süre sonra çiviler ayağına batar. Maçtan sonra çıkarırsın ki, kanlar içinde kalmıştır ayakların. O günkü amatörlük ve spor aşkı kalmadı şimdi.
Sarı Veli’nin Ölümü
Kabadayı Mehmet, Sarı Veli ve Karagöz Kemal, Ankara’nın kabadayı üçlemesidir.Külhanbeyi ile kabadayıyı birbirinden ayırt etmek lazım. Külhanbeyler, günlük yaşayan, kavga çıkartan, hep bana diyen kişiler. Kabadayılar ise daima eziğin, garibanın yanında olmuştur. Hepsinin mesleği vardı. Sarı Veli fotoğrafçıydı, Kabadayı Mehmet mücellitti, Kemal Abi de nakliyecilik yapardı, kamyonları vardı.
Kabadayı Mehmet, genelevde emekli bir başçavuşu bıçakla yaralayıp hapse girince, altın kaplamalı tabancasını Sarı Veli’ye veriyor. Çıktığında, Sarı Veli silahı geri vermiyor. Kimisine göre sattım, diyor, kimisine göre kaybettim, diyor. Daha sonra Sarı Veli bir kahvehane açıyor ve Mehmet Abi’ye ortaklık teklif ediyor. Fakat Mehmet Abi de, madem ki benim tabancamın parasıyla açtın burayı, bütün hasılatı ben alacağım, diyor. Başkalarının da dolduruşuyla aralarındaki sürtüşme ve husumet artıyor. Kabadayı Mehmet en yakın arkadaşı olan Sarı Veli’yi öldürüyor. 13 Kasım 1951’de Veli Abi defnedildi. Mehmet Abi daha sonra mezarına gidip ağlamış…
Kabadayı Mehmet’in Ölümü
1 Nisan 1962’de Mehmet Abinin kahvesinde kumar oynanırken elektrikler kesiliyor. Silahlar patlıyor. Elektrikler gelince, Kürt Cemali’nin (Cemali Coşan) kanlar içinde yerde yattığı, hastaneye geç götürüldüğü için de kan kaybından öldüğü söyleniyor. Mehmet Abi bifiil yapmasa da, o yaptırdı deniyor. Bu nedenle hapse girdi.Her gün hapishaneye yemeklerini, yeğenleriyle biz götürürdük. İzmit cezaevine nakledildiği zaman da buradan 18 kiloluk tenekelerle kavurmaları, bal, reçel, turşuları biz götürürdük yeğenleriyle birlikte. Parayı çok seviyordu Mehmet Abi. Kazandığını kendine harcıyordu. O yüzden de hiç dostu olmadı. Hapishaneden çıktığında, Kürt Cemali’nin 17 yaşındaki yeğeni öldürdü onu.
Kabadayı Mehmet Sarı Veli’yi öldürdüğü zaman, Veli Abinin hanımı hamileydi ve çocuğuna Veli adını koydular. Kürt Cemali öldürüldüğü zaman hanımı hamileydi. Mehmet Abi öldürüldüğünde, eşi Sevim Abla hamileydi, üç ay sonra kızı Yadigar doğdu. Üçü de doğan çocuklarını göremediler, çok ilginç bir yazgı değil mi bu?
Karagöz Kemal’in Mor Tutkusu
Hayali Küçük Ali’nin oğlu olan Karagöz Kemal, eskiden Hacettepe Spor Kulübünde libero olarak futbol oynardı. Kaptanlık ve lokal müdürlüğü de yaptı. Kulübün renklerini ilk bulan, taşıyan ve yaşayan insanlardan biridir. Şimdi Çanakkale’de yaşıyor ama aklı hep Ankara’da. Evine ziyarete gittim. Duvar boyasından, koltuklarına kadar, halılar, çiçekler, avizeler, her şey mor-beyaz.Kemal Abi kabadayı olarak anılmak istemiyor. Ama Ankara kabadayıları dediğiniz zaman, o üçlemenin içinde adı vardır. Babası öldükten sonra, deve derisinden karagöz Hacivat motifleri yapardı. Keser, boyar, düzenler… Sonradan dünyanın çeşitli ülkelerinde sergiler açtı.
Katır Cemile’nin Hayat Hikayesi
Şimdi Bentderesi dediğimiz yerde, Ulus meydanında, kalenin surları altına düşen bölümdeydi, Katır Cemile’nin çalıştığı genelev.O yılların Ankara’sına gelip de yerleşmek isteyenler… İş yok, güç yok, çok çocuklu aileler, okul yok, geçim derdi… Gençleri ne idüğü belirsiz mecralara sürüklemiş. Genelevdeki kadınlar da her gelenin sillesini yiyor. Her gelen ona hükmetmek istiyor. Zaten yaşamı zor. Çocukları olanlar da var. Akşam belli bir saatten sonra evine barkına gidiyor. Burası rant kavgasının olduğu yer. Kadınlar hiç olmazsa kendisini koruyacak kişileri sahipleniyorlar.
Katır Cemile, çok sağlam, çok kuvvetli, o zaman için Ankara genelevinde çalışan kadınların arasında en güzellerinden biriymiş. Vücudunda yıpranma, hastalık belirtisi göstermediği, dayanıklılığından dolayı, katır gibi kadın derlermiş. Bir kabadayının dostu olduğu süre içinde, herkes onunla sürtüşmekten çekinmiş.
Kadın, onu koruyan kişinin cebine harçlığını veriyor, cumartesi pazar pikniğe gidiyorlar, masrafı kadın çekiyor. Erkek hapse girerse, çıkacağı güne kadar bütün masraflarını yine kadın üstleniyor. Dostu olarak kabul ettiği kişiyi a’dan z’ye kadar donatıyor, yediriyor, içiriyor, filinta gibi. Bak helal olsun Katır Cemile’nin dostu kabadayı bambaşka bir adam oldu çıktı, bak nasıl himaye ediyor, deniyor.
O da kadına ‘şemsiye getiriyor.’ Bu, Kabadayı filanın dostudur, aman üzerimize bela almayalım, iyi geçinelim, diyorlar. Kabadayının çevresi için o kadın onların yengesi. O yüzden onları kimseye ezdirmezler. Yenge gözüyle baktıkları için, genel bir kadın olmasına rağmen, ondan yararlanma sevdasına düşmezler.
Katır Cemile Sarı Veli’nin dostuymuş. İki yıl kadar sonra, Veli Abi evleneceği zaman bırakmış onu. Sarı Veli 1951’de Kabadayı Mehmet tarafından öldürülünce, Cebeci Asri Mezarlığındaki mezarını Katır Cemile yaptırmış.
1960-62 yıllarında gidip, Ankara genelevinin simgesi Katır Cemile’yi gördüm. Veli Abi’nin Cemilesi kimmiş diye gördüğümüzde, çökmüş vaziyette, çetele tutan, temizlik yapan bir kadın hüviyetinde gördüm. Yılların verdiği fiziksel ve psikolojik çöküş, yıpranma. Ölene kadar bütün iaşesini ve kirasını genelevdeki kadınların karşıladığını, ölene dek birbirlerine sahip çıktıklarını, bu şekilde biliyorum…
1970’li yıllarda, Ulucanlardaki bir evde çıkan yangında ölen kişinin Katır Cemile olduğunu duydum. Orada ölmüş…”
Lütfü Bey sözlerini bitirirken, geriye solgun bir fotoğrafı bile kalmayan Cemileleri düşündüğümde, şiiri yazılmamış bir dize düşüyor dilime; ne çok kadının gözyaşı parlıyor bir erkeğin isminde…
* Ece Ayhan; "Bel Kanto" ve "Bel Kanto:İkinci Meşrutiyet" şiirleri.
1111111111111111111111111111111111111111111111111111111111111111111111111
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







